GEMİLERİ YAKMAK LAZIM
Yıllar boyu içimden söylediğim bu cümle ne zaman, nerede, nasıl olacağını benim de bilmediğim, ama hayallerini kurduğum ahşap dünyasına kavuşmak için kurduğum yeni bir hayatın anahtar cümlesi!
Gemilerin yanma günü geldiğinde, içimden bir hoca edasıyla şunu söyledim: “Doğan, tahtaya!” Ve ahşapla uğraşmaya başlayış... Eskide yaşamak, eskide kalmak, onun her çizgisine hayran kalmak...
Yapılırken her türlü ayrıntısı düşünülmüş ahşaplar için bana sadece onları sevmek ve özenle yeni biçimlerine kavuşturmak kalır. Bugüne kadar elime aldığım hiçbir eski eşya bana zorluk çıkarmadı; mükemmel bir hale gelsin diye bana hep yardım ettiler. Belki de benim onlar için son şans olduğumu bildikleri için. Bu eşyalarla aranızda zamanla bir aşk doğar. Belki de imkansız olan bir aşktır; zaman geçecek, onlardan istemeseniz de ayrılacaksınızdır. Ama bir teselli olacaktır gittikleri yerde; sizin kadar olmasa bile onlara aşık olacaklardır.
Yaşamadan bilinmesi zor ama, hiç onların konuştuklarını bilir misiniz, kendi aralarında? Yeni bir eşya aralarına geldiğinde onu sorguya çekişlerini, birbirlerini tatlı tatlı kıskanışlarını, kendilerini tahttan indiren bir eşyaya bile saygı duyarak sitem edişlerini? Ben bu konuşmaları dinlemek için, evin ışıklarını kapatıp gitmiş gibi yapardım. Hepsinin kendisine göre acı ve tatlı hikayesi vardı. Kimi, gelin sandığı olmak için alınmış, içine binbir özenle, göz nuru işler konulmuş, hiçbir ayrıntı atlanmadan, kundaklığından gelinliğine, kefeninden cenaze parasına kadar konmuş, büyük bir tertiple yerleştirilmiş, sonunda da mezar hırsızlarının bile içini sızlatacak şekilde didiklenip iki plastik tasa verilecek günü beklemek üzere kömürlüğe hapsedilmiş. Kimi, konağın dev aynası olarak, salonun en itibarlı yerinde olanca haşmetiyle durmuş, olan biten her şeye şahit olmuş; evin genç sözlülerinin önünde ilk öpüşmelerini görmüş, ama içeride oturan anneannenin sözlüleri aynadan görmesine de engel olamamış. Kimi, üzerinde çok şeyler yaşanmış yemek masası, zamanının iyi bir ustasına yaptırılmış bir lale ayak masa, ekalliyetten bir aileye ait; çok güzel ve acı günler görmüş - işgali, Cumhuriyet’i, İkinci Cihan Harbi’ni, vesika zamanını, hatta Varlık Vergisi’ni; belki de sonu irada kaydedilmek olmuş. Zaman içinde Güneş’in yedi rengine kat kat boyanmış ve bugüne birkaç kurt kemirmesiyle gelmiş; kendine içini kemiren vefasızlık kadar kurtlar bile zarar verememiş.
Gecenin karanlığında fısıldaşarak kendi hikayelerini anlatırlar. Tek arzuları eski durumlarına dönüp yeniden hayata katılmak ve şahitlik etmek. Bazıları da büyük bir özveride bulunup, kendinden parçalar söktürüp, başka bir eşyaya hayat verirler, kendilerinin yok olması pahasına. Size burada yapacak pek fazla bir iş kalmaz; sevmek yeter.
Belki şimdi evinizin kapısına vurunca çıkan o müziksi sesi duyamıyorsunuz. Kapınızı elle bir çalar mısınız? Ses çirkin, değil mi? Herhalde çelik kapıdır! Ya da eski ahşap pencerelerden rüzgarın vuruşuyla çıkan o neyimsi ses yok, değil mi? O da plastiktendir!
İşte Muhayyer, duygusal olarak bir çivinin bile düşünülmeden çakılmadığı bir yer. Eğer bu zamanda böyle dostluklar kurulabilir mi diye düşünüyorsanız, biz Muhayyer dostları olarak başardık, siz de başarırsınız. Kim bilir, belki hayalinizdeki Dünya’yı birlikte paylaşır, belki de bir sabah Muhayyer’de bir gün önceden kalmış ahşap talaşlarını, etrafa uçuşmuş muhayyer notalarımı sizinle beraber süpürürüz. Unutmayın, insanlarla paylaşamadığınız hiçbir şey sizin değildir. Hayallerinizin muhteşem bir hale gelmesi umuduyla...
M. Doğan YÜRÜK
(ESKİCİ )