BURADA HER ŞEY MUHAYYER!
Parmak, ömrün muhayyer perdesiyle buluştuğu an, geride kalmış pes titreşimli tüm anısal yığın ile aramda oluşan yabancılaşma, gecikmiş bir ikinci yaşamın gonguyla çatladı ortasından... (Henüz yayımlanmamış “Denenmemiş Denemeler”in “Muhayyer Hüzünler” bölümünden aktardım).
Yarım aklımı Kuzguncuk’ta bırakıp son hükümlü günümde firara yeltenmişken bir kırık ud, talaş kokulu loş dükkan, garip giydirilmiş ahşap çocuklar, kına kırmızısı ney üfürükçüsü, Şehnaz’ın Babası, ’22 den kalma bir taş plak, infaz yangını alazları gibi sarmalayıp bedenimi, içimdeki zaptedilmiş, zavallı serserimi bendeylediler.
Bir parmak bala üşüşmüş bunca iştiha düşkünü arasında kuşatılmış yaşamlarla; yıvışık, sümüksü, yapışkan, kokuşmuş stoplazmanın zarını yırtıp; duru, dingin, dişil; kıyılarından salkım söğütlerin eğildiği, ışıltılı bir dereye ergimek... İşte umudun insana yüklemek istediği, mucizevi misyon... Bu koku, bu şarkı, bu şiir ve şarap esriği cinsiyetsiz tanrılar aleminde sınırsız-sınıfsız, erksiz bir yaşam...
Bu siteye ahşap hayallerinizi, dinlenmemiş şarkılarınızı, yayımlanmamış öykülerinizi, sevmediğiniz şiirlerinizi, yaşanmamış özlemlerinizi ve belki de hiç ışık değmemiş alemlerinizin yaşam örneklerini iletebilirsiniz.
Nesil
|
|
|
DOĞAN
Doğan, çok beklenen, istenen bir çocuk olarak Dünya’ya geldi. Anneannem onun doğum haberini namaz kılarken aldı ve secdeye kapanarak tanrıya şükretti.
Ben o zamanlar sekiz yaşındaydım. Kardeşim, evimize bir Ay parçası olarak geldi. İsmini babam koymuştu. Yıldırım Bayezid’in komutanlarından Doğan Bey’den esinlenmişti. Doğan Bey, Niğbolu Savaşı’nda kale muhafızıydı.
“Bre Doğan!” Babam, kardeşimi uzun zaman böyle çağırdı. Babamın birçok arkadaşı da Doğan’ı “Bre Doğan!” diye severlerdi.
Bugün Doğan'ın Kuzguncuk'ta doğduğu ev ailesinin adını taşıyan bir kültür evi oldu. "Muhlis Nadas, Handan - Semih Yürük Kültür Evi "
İşte Doğan, Tıpkı tarihtaki Doğan Bey gibi bu kalenin muhafızlığını yapıyor.
İnsanları bu aile ocağında ağırlıyor. Onları hayatın acı gerçeklerinden biraz uzaklaştırmak ve tarihi unutturmamak için çaba gösteriyor.
Doğan köklerine bağlı bir çocuk. Her zaman ailesiyle, geçmişiyle gurur duyuyor. İnsanlara, küçükken gördüklerini, yaşadıklarını kendine has ince üslûbuyla anlatıyor. Çok sevilen, aranan, onunla birlikte olmaktan haz duyulan bir kişilik.
İnsanlara, kendine özgü benzetmeleri ve kıyaslamaları ile o kadar güzel hayat dersleri veriyor ki olaylar karşısında onu anmadan edemiyorsunuz.
Doğum günün kutlu olsun kardeşim. Allah seni ailene bağışlasın.
Sağlıklı, mutlu bir ömür hür ve şansın açık olsun.
"Bre Doğan"
01.07.2006
Ablan Muhteşem Yürük Günaltay |
|
|
Istanbul'da
istanbul'da kedisi ve delisi bol bir mekan. Bu mekanda eski eşyaları alıp onaran ve onlara yeniden hayar veren bir dükkan. Dükkanın sahibi Doğan Bey eskiye müptela nadide bir insan. Ona göre eskiye dair her şeyi âna, bu zamana taşımak mümkün. Bu yüzden yıprandığı için kapı dışarı edilen, her bir ayrı bir hikayeye sahip, yüzlerce hikayeye şahit masalara, sandalyelere, oymalı sandıklara, kapılara yeni ber çehre, yeni kimlik kazandırarak onlara belki elli, belki de yüz sene daha varolma şansı veriyor.
Bu ihya hareketinde sazlarıyla ona refakat eden arkadaşlarını da unutmamak gerek. Ney hariç çalamadığı hiç bir enstrüman olmayan kalender meşrepli, espri kabiliyetini uzun bir tanıma döneminden sonra keşfedeceğiniz Metin Bey, ritim tuttuğu için notalara bakmayan bu yüzden de gözleriyle etrafı teftiş eden, daima düzenli ve tertipli Şükrü Bey, herkesi her yönüyle tanıyıp, anlayıp, sevebilen ve artık bir insan arkeologu olmuş, muhatabına "canım" hitabıyla seslenen Nesil Bey, sadece sevmek, sevilmek ve eski, yeni, klasik, mahalli tüm şarkıları okuyabilmek için yaratıldığını ve her gördüğünüzde canlı ve sevecen sesiyle "nasılsın canikom" diyerek geçmiş zamanlardan fırladığını düşündüren taş plak tadında sesiyle Hilda Hanım. İşte Doğan Bey hemen her gün eski eşyaları zımparalayıp vernik atarken. bir yandan da arkadaşları bilâfâsıla fasıl geçerler. Ol sebepten midir bilinmez, bu eşyalarda ayrı bir tarz, ayrı bir ahenk vardır. Çünkü onların hamuruna müziğin her makamından katıştırılmıştır. Bu yüzden Doğan Bey'in "ne dersiniz biraz da rast mı geçsek" demesinin nedeni, bir sandık iken çalışma masasına dönüşen elindeki eşyanın buna ihtiyacı olduğunu düşünmesindendir.
Öte yandan her pazar günü Doğan Bey'in baba yadigarı, iki üç neslin doğup büyüdüğü iki katlı denize nâzır kültür evinde de müzik çalışmaları yapılır. Bu çalışmalar bir nevi terapi gibidir. Her biri nev-i şahsına münhazır fertlerden oluşan bu toplulukta, asaleti ve zeratfeti ile hocamız Serap Hanım, ismini bi-hakkın taşıyan ve ppiyanonun başında sazlara ayrı bir renk katan Muhteşem Hanım, dinlerken tüylerinizi diken diken eden ve "bu ses bu kızdan mı çıkıyor" diyerek hayretler içinde kaldığınız, ceylan gözlü, billur sesli Suphiye, her çalışmada saat tam dokuzda, henüz biten bir şarkının akabinde çocuksu bir mahcubiyetle "hocam bana müsade" diyen Ahmet Bey, hazırladığı pastalar, börekler ve çaylarla grubun esaslı kahramanları Deniz Hanım ve Uğur Hanım, börekleri pişmesi için fırına götürmeye üşenmeyen Emre, yaptığı besteleri bizlerle paşlaşan neyzenimiz İsmail Hakkı Bey, yüzünde daima bir hoşgörü tebessümüyle dolaşan tarih hocamızMezbure Hanım ve diğerleri...
Aslında kimse kimsenin ne iş yaptığını tam olarak bilmez. Herkes kimliğini ve etiketini kapıdan içeri girdiği anda dışarıda bırakır. Zira burada ne milliyet ne de cinsiyet ayrımı vardır. Kimse olduğundan fazla görünmeye çalışmaz. kimsenin kurtarmaya çalıştığı bir karizması yoktur. Herkes kendi gibidir ve söz gereksiz bir şeydir. Hatta kimin hangi dertten muzdarip olduğu da pek bilinmez. Maksat beraber musikî icrâ etmektir. Madem ki hepimiz musıkîde teselli buluyoruz, o halde kelimelere ne hacet. Ademoğulları ve havaakızları varoldu olalı dertler de kederler de hep aynı değil midir? Zamanın döngüselliği içinde, değişen fertlerdir aslında, kaderler değil. Bu yüzden bir yandan şarkıları meşk eder bir yandan da nice insanlar, nice hayatlar görmüş İstanbul'un boğazından geçen gemilere hüzünle bakarken, şarkıların zamanın sonsuzluğunda uçuşuverdiğini hissederiz.
" Rüya gibi her hatıra her yaşantı bana
Ne bulduysa kaybetti gönül aşktan yana
Ömür çiçek kadar narin bir gün kadar kısa
Ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına..."
Bizi dinlemeye gelen misafirlerimiz şayet eski günlerin sadeliğini, sıcaklığını ve samimiyetini bir parça yaşamışlarsa aramızdan büyük bir hazla ayrılırlar. Bunun aksine samimiyetten nasibi alamamış ve hüzünle hiç tanışıklığı olmayanlara söylenecek sözü şair saten söylemiştir. "Bir çoğu anlamaz eski musıkîmizden Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden "
Hatice Altınbaş |
|
|
Muhayyer, Kuzguncuk’ta bir eskici..
İcadiye caddesi boyunca yürürken ayaklarınız sizi bir eskici dükkanına doğru sürükler, vitrinde özenle yerleştirilmiş süslerin arasından içeriye baktığınızda kızıl saçı, uzun sakalıyla dev bir adam görürsünüz. İlk bakışta Rus romanlarının kahramanları geliverir insanın aklına başıyla sizi cesaretlendiren bir selam verir. Sınav başlamıştır; ilk sözleriniz, objeleri tutuşunuz sizi eleverir bundan sonra nasıl geleceğiniz nasıl karşılanacağınız bellidir. Her şey sizin elinizdedir.
Aslında Muhayyer’e uğrayan herkes ne bulmayı umuyorsa onu alır. Isterse üzerine yaşanılmışlığın sırları işlenmiş eski bir obje yada bir bardak sıcak çay eşliğinde derin bir sohbet ya da bir merhaba o kadar.. Ya hepsini yada hiç birini.. Yaşamı boyunca biriktirdikleri değişik bir formda çıkar karşısına bu dükkanda.
Müdavimleri için burası yaşam trenine kaçak binmiş yolcuların soluklandığı bir istasyon gibidir. Kimse kimseye benzemez, tek ortak yönleri birinci mevkide numaralı yerlerde oturmanın güveniyle seyahat etmeyi kabul etmemeleridir. Aylarca uğramayan biri tekrar uğradığında sanki bir kaç saat once buradaymış da çok hararetli bir muhabbeti yarım bırakıp gitmiş gibi karşılanır ve bırakılan yerden devam edilir.
Muhayyer’de hiç bir şey tesadüfi değildir.. yaşananlar bin yıllık süzgeçlerden süzülerek damıtılır, ifade olur oturur yüzlere. Dersaadetten hoyratça süpürülen cevherler bazı Muhayyer gecelerde yıldız olur yağar buralara. Sadece bakan gözlere görünürler. Bazen, klasik türk müziği nağmeleri şifacı bir el gibi ruhunuzdaki yaraları onarırken.. garip bir "iyi ki yaşıyorum ve buradayım" duygusu sarar içinizi.. bedelsiz ve nedensiz gibi görünen bu armağanın, aslında çoktan ödenmiş bedelini ve nedenlerini düşünmeye başlarsınız...
Bazen de Hitchkok vari bir "alacakaranlık kuşağı"nda hissesersiniz kendinizi. Derin bir sessizliğin içinde bütün duyularınız sonuna kadar açılır da dükkanın arka bölmesinden gelen sesler duyduğunuzu sanırsınız .. tıkırtı.. ve fısıltılar.. kulak verdiğinizde duymamanız gereken şeyleri duyacak gibi olursunuz içiniz ürperir bir an.. Sanki kör kahinler yaradılıştan bu yana olduğu gibi kendi aralarında fısır fısır konuşarak kader iplerimizi düğümlüyorlar.. iri kemikli eller telaşsız bir maharetle düğümler atar kadim iplere bazen acı bir kader düğümü için hafif bir iç çekiş duyulur, gözler kör beyazlığında ve üst baş yırtık pırtık.. dükkanın arkasında bir bölmede harıl harıl çalışıyorlar.. Seslere kulak kabarttığınızda şaşkın yüzünüzün ifadesi tanıdık gelir eskiciye.. Bilen kişi paylaşamamanın sıkıntısı ve sorumluluğu altında hüzünle bir sigara daha yakar. Onun da zamanı gelecek der gibi bakar.. Fazla şey sormazsınız.. |
| |
|
| |
|
MUHAYYER
Yolunuz Kuzguncuk'a düşerse "Pandelimon Rum Ortodoks Kilisesi" karşısındaki "Muhayyer" isimli eskici dükkanını muhakkak görün derim. Acizane... Eğer oradan ney, tambur, kanun, ud ama hepsinden de güzel İnsan seslerini duyarsanız, sakın şaşırmayın!..
Arkadaşlarımız Doğan, belki bazıları rahatsız olacak ama eski Kuzguncuklu. Kusura bakmayın, biz eski Kuzguncuklu olmaktan biraz övünürüz, böyle bir yerde doğma büyüme Kuzguncuklu olma şansı belki de bizi ayrıcalıklı olarak övünmemize, biraz da şımarmamıza neden olabilir ama lütfen anlayışla karşılayın.
Bizler yüzyıllardan beri Kuzguncuk'ta dostluğu, samimiyeti, arkadaşlığı, hayata ortak olma duygu ve düşüncesini adeta kanımızda yaşadık, yaşıyoruz. Sevgili Doğan, bu dükkanı ilk açtığında yeni Kuzguncuklu bir kardeşimiz, ona "hoşgeldiniz, Kuzguncuk hoş yerdir, şirin yerdir" dediğimde, Doğan yanıt olarak "sevgili kardeşim, sen beni buraya herhalde mahçup etmek için geldin. Öyle ya, biz size buraya birkaç yıl önce geldiğinizde hoşgeldin dememiştik ama kusura bakma sen daha yokken ben buradaydım" demiş.
Evet biz Kuzguncuklular biraz tatlı ukalayız... Kabul diyoruz...
Sevgili Doğan, Kuzguncukta sadece eskici dükkanı açmadı veya burada çok güzel bir müzik grubu kurup çeşitli yerlerde konserler vermedi, dükanı herkesin serbestçe girdiği, saygı kuralları içersinde herşeyi rahatlıkla söylediği, güldüğü, eğlendiği bir mekan haline getirdi. Bence bu gözle de buranın görülmesi lazım...
Arkadaşım Doğan, birgün bana "ben ömrüm boyunca Kuzguncuk müebbetiyim" demişti. Tabii ki bu müebbet zorunlu değil, arzulanan bir istekti. Sözlerime son verirken ona afsız nice müebbetli yıllar diliyorum...
Nedret EBCİM
|
| |
|
|
|